|
Ankara, 9 Ağustos 2010

O dereden sonra gördüğü büyük su o nehirdir.
O nehire vurulur. Dağların arasında yeşil yeşil akan nehrin seyrinde terk eder doğduğu toprakları, gözyaşları nehirle akar. Doğduğu köye bir daha gidemez. Gitmek istediğinde de köyünün adının haritada kaldığını öğrenir. Hatta bir tanıdık köyü gezdiğini ve babasının evinin kapısında yazılı ismini yıkıntılar arasında gördüğünü söyler. “Bir Ermeni usta yapmıştı evi ve kapının üstüne babanın adını çok güzel yazmıştı.”
Taş yüreklilerin yıkımına o güzelim taş dayanır, yıkılmaz, yıkıntılar arasında kalır...
Küçücük mavi mavi akan dereden sonra gördüğü o büyük suya vurulur.
Adını hem aklına hem gönlüne işte o gün yazar.
Sonra o büyük nehrin seyrinde kara trenle akar, başkente…
Annesinin anlatığı öyküyü sevemez. Çünkü annesinin ağlayarak anlattığı hiçbir olayı, olguyu, insanı da sevemez. Annesine ağlamak ne kadar yakışırsa yakışsın, onun ağlamasına hiç dayanamaz.
Biten öykünün hüznü onu kan ter içinde bırakır. Başını trenin camından uzun süredir trenle akan büyük suya çevirir. Seyrinden düşlere dalıp nehrin sularında yıkanır. Köpük köpük sularında serinler. Acılı öyküyü nehrin akışına bırakır.
Ve yine seyrine dalar. İyi ki nehir akıyor yoksa seyrinde yorulmak yol yorgunluğuna da benzemez. İşte o günden sonra durgun suları sevemez, seyrinde bile yorulur.
O nehrin sularında kulaç atamaz, soluklanamaz, kenarına oturup ayaklarını suyuna salıp serinleyemez. Üstüne kurulan köprülerden geçer. Onu besleyen kanallara kurulan suların kenarlarına oturur, barajlarında feribotlarla seyahat eder ve hep o nehrin akışını seyreder. Yeşilini, grisini, mavisini, mavide coşan, taşan beyaz köpüklü görünümlerini seyreder ve hiç unutmaz. Unutamaz. Bir tek onunla buluşup söyleşemediğine yanar. Ona bir türlü derdini anlatamaz.
Uzun yıllar Anadolu’da on iki şehrin geçtiği nehirle geçer. Türküleri, dansları, inanç ritüellerini konuk olur seyreyler. Köprüler tanır. Birinin adını hiç unutmaz. O Kömürhan Köprüsünün görkemini, dağların arasında nazlı akan nehri yine seyreder. Bu kadar seyir canına tak eder. Bir gün o kutsal nehrin kenarinda oturur bir gösterinin kutsallığında erir…
Turnalar semahının seyrine dalıp kaybolur. Kadını ve erkeği bu topraklarda aynı inançsal eylemde görmek, ayla güneşin tutulması gibi gelir. Kadın erkek önce aksaçlı, aksakallı bir pirin önünde niyaz eder. Sonra aksaçlı, aksakallı pir telli kuranın teline dokunur. Kadın erkek turnalar misali döner ha döner. Konar, göçer, dinginliğe yakın niyazı bu kez kadının omzuna yapar.
Turnalar semahına vurulur...
Sözleri büyük Pir Sultan’ın, Karacaoğlan’ın olan turna semahlarına vurulmaz mı insan?
Sonra pir, bir dinlenme anında: “Bu izlediğiniz sadece iki turna semahı aslında birkaç turna semahı var. Bizim öğretimizde Turna kuşunun, özel bir yeri vardır. İnanç önderimiz ile Turna kuşu arasında bir ilişkinin olduğu varsayılır. Turna semahı, turna kuşunun figürlerine dayanır. Hareketler; turnanın hareketlerine benzer. Yavaş ve olgundur…"
O günden sonra o nehrin geçtiği topraklara konargöçer.
O nehirle oturup dertleşmek zor gelir. Anlatacağı öykünün hızı nehrin akışına uymaz. Nehir hep akar. Kendini bekleyen topraklara koşar gibidir. Oysa acılar koşar adım anlatılmaz ki. Her acının bir anlatımı, bir zaman dilimi vardır. Dertlerde onun gibi akıp geçse zihinde yürekte diye düşler…
Dünyanın tüm nehirlerinde onu görür…
Onsuz olamaz…
O nehir yaralarının melhemidir… |